5 Haziran 2013 Çarşamba

Galip Derviş - Engin Günaydın Röportajı

Onu bu kez polisiye bir komedide izliyoruz. Takıntılı başkomiser Galip Derviş’i oynayan Engin Günaydın, kişisel takıntılarını kendi başına hallettiğini söylüyor. Evde oturmaktan sıkılıyor, işi bitirip partiye bağlıyor, korkularını anlatmaktan hoşlanmıyor, utangaç olmayı seviyor... 



Galip Derviş yine ciddiyetiyle komik bir karakter. Nasıl aranız? 

Dizinin uyarlandığı Monk karakterini çok bilen varmış, ben de izledikten sonra haberdar oldum. İnsani duyguları ağırlıkta olan bir karakter. Artık her şey kayboluyor biliyorsunuz. İnsan da kayboluyor, insanlar giderek robotlaşıyor, konuşma dili bile bozuldu. Duygulardan hiç bahsedilmiyor, duygular aşağılık bir konu haline geldi. Galip Derviş, duygulardan, aşktan, kaybettiğimiz bir çok şeyden bahseden bir roldü. Kabul etme nedenlerimdeki önceliklerden biri de bu oldu. Bu rolü oynayarak biraz duyguların güncellenmesini istedim.

Amerikan, İngiliz komedilerini yerelleştirmek biraz zordur. Sizin kişisel bir yerelleştirme çabanız oldu mu? 

Benim rolüm aslında psikiyatrik tanımı olan bir rol. Ağır takıntıları olan bir adam Galip Derviş. Takıntı denilen şey Amerika’da nasılsa Türkiye’de de öyle. Kalabalıktan korkuyor, Türkiye de kalabalık zaten. Korkuları, endişeleri aslında çok da yerel. Bu diziyi tercih etmemizin nedenlerinden biri de buydu. Çok Amerikan gibi duruyor ama aynı zamanda çok da yerel. Bizde yerellik çaycı maycı gibi algılanıyor, şive gibi algılanıyor, kabalık olarak algılanıyor. Halbuki Türkiye’de öyle insanlar da var. Yerelleştirmek demek bizde biraz daha avamlaştırmak sanılıyor. Oysa Türkiye öyle avam bir ülke de değil. 

Takıntı konusuna gelmişken, size sormak şart, takıntılarınız var mı?

Ben takıntı olsun istemiyorum hayatımda. Öncelikle böyle bir şey başıma geldiğini hissettiğim anlarda hemen önünü kesmeye çalışıyorum. Onun arkası önü bitmez çünkü, onu al cebe öbürünü al cebe, bu sefer hasta bir kişilik haline gelebilirsiniz. Bu beni korkutuyor, hasta olmak istemiyorum. Eskiden uçağa binmekten çok korkardım. ‘Öleceksek birlikte ölelim’ kafasında çok içip sarhoş bir şekilde binerdim. O çok büyük bir sorundu, çok turnem olan bir dönemde, her yere karayoluyla gitmek zorunda kalıyordum. O kadar yolun üzerine gösteri yapmak da zor oluyordu, ben de çözdüm. Bu tür şeyleri çözmeyi seviyorum, yenilmek yerine yenmeyi tercih ediyorum. 

Sorunlarını anlatarak çözenlerden misiniz? 

Kendim çözmeye çalışıyorum. Biriyle konuşmaya da utanıyorum aslında. ‘Şöyle korkularım var’ demek beni çok utandırıyor. 
Kız arkadaşıma söylesem zayıflık olarak görebilir, ‘Bu adam da nasıl bir adam çıktı’ diyebilir. Gözünde imajım da bozulsun istemem. Çözdüğüm oluyor, çözmediğim, hasır altı attı ettiğim oluyor ama genelde büyük şeyleri çözüyorum. 

Nasıl komediler yapıyoruz. Nasıl komediler olmalı?

Komedinin altında ciddi bir dram vardır. Draması olmayan işler çöp işlerdir bence, tarihte yerleri de yoktur. Biz komedyenler olarak bundan çok rahatsız oluruz. Dramayı özellikle yerleştiriyoruz ki kalıcı olsun... 

‘Aşk acısından bıktım usandım’ 

Şu aralar ne dinliyorsunuz?

Müziği çok seviyorum, hatta film izlemekten daha çok. Yeni çıkan albümleri danıştığım müzik gurmeleri vardır. Cesaria Evora’dan hiç vazgeçemeyiyorum. Hatta yeni filmimde bir sahneye onu koydum. Calexico’yu seviyorum, geçenlerde konserlerine de gittim. Psikolojim de belirliyor biraz dinlediğim müzik türünü.

Aşk acısı çekerken ne dinlersiniz?

Valla aşk acısından artık bıktım usandım. (Gülüyor) Çekmiyorum, çünkü aşık olmak istemiyorum. Onun yüzünden hiç kimseyle iletişim kuramıyorum. Biraz birini sevmeye kalktığın zaman başına iş çıkıyor. Artık gözüm almıyor birini çok seveyim durumunu. Çünkü çok fazla sıkıntısı var, acısı var, unutamıyorsun, yıllar geçiyor yine unutamıyorsun, biraz sıkıldım, biraz da yaşım ilerledi herhalde. 

Hiç mi iyi değil? 

Aşk iyi bir sürprizdir ve insana iyi gelir. Güzel uyanırsın, bir bakmışsın her şeye gülmeye başlıyorsun. O anlamda aşkı çok seviyorum, çok olsun da isterim. Ama zor bir konu. İnsanlar birbirlerini çok fazla tanıyor artık. İletişim çok güçlü oldu, herkes birbiriyle çok kolay bağlantı kuruyor. Aşk biraz daha tesadüfi bir konudur aslında.

‘Kızlar ilgilenir sandım, olmadı’


Tesadüfler ne kadar önemlidir? Sizi şu an olduğunuz kişiye dönüştüren belli bir tesadüf var mı? 

Var tabii. Ben çok önemli buluyorum tesadüfleri. Aşkta da tesadüfü seviyorum. Tesadüfler sürpriz gibi de. Oyunculuk da mesela benim için biraz tesadüftür. Liseler arası tiyatro yarışmasına girmiştim kızları etkilemek için. Lisede oluyor öyle şeyler, çok güzel kızlar var ve seninle ilgilenmiyorlar. Tiyatroda oynadığın zaman bir ilgi çekiyor, benimle yine ilgilenmediler gerçi de... Öyle zannettim ama yine o yakışıklı çocuklara, solucan tiplilere gittiler. 

Yeni bir senaryo üzerinde çalıştığınızı duyduk. Ne durumda? 

Çok detaylı bir bilgi veremiyorum henüz. Taylan Biraderler çekecek yine. Zeynep Özbatur yapımcısı, filmde ben oynamayacağım, şu anda hazırlık aşamaları bitmek üzere. Senaryo benim en büyük tatilim, bütün sıkıntılarından sorunlarımdan kurtulduğum bir dönem. Başkalarına göre senaryo yazmadığım için çok mutluyum. Yazmak beni kabuklarım-dan kurtarıyor . Vavien mesela bana iki sene çok iyi geldi. Bu film de öyle olacak. Yazmaya devam edeceğim o anlamda, iyi geliyor çünkü.

‘Çok içince hayattan nefret ediyorsunuz’


‘Yeraltı’ndaki rolünüz için ‘Bunalıma girmeseydim o rolü oynayamazdım’ demiştiniz. Bütün rollerinizde var mı bu durum? 

Var tabii. Aslında belli bir psikolojiyle oyunculuk yapılıyor, bir maharet gösterisi değil oyunculuk. Ben lay lay lom bir kafada sete gidersem o rolü oynamam mümkün değil. O psikolojiye göre hazırlanıyorum, neyse ki rol sakin bir rol ve benim de sakin olmam gerekiyor oynamam için. Galip Derviş benim psikolojime iyi geldi, beni de sakinleştirdi. Yeraltı’ndaki karakterim hastalığın diplerine vurmuş bir adamdı. Ben onu nasıl oynayacağım, çok ferah birisiyim. Eğlenmeyi, partilere gitmeyi seven... Her yerde parti olsa da ben gitsem. Oradaki karakterim anti sosyal bir kişilikti. O iki psikolojinin yan yana durması mümkün değil. O yüzden çok fazla içip kendimi depresyona sokuyordum. Hayattan nefret ediyordum ben de. Çünkü insan çok içince, hayattan nefret eder. Az içmek makbuldür. 

‘Herkesi gözlemlerim’ diyen oyunculardan mısınız?

Bir defa insanlara bakamam ben, çünkü çok ayıp bulurum izin almadan bakmayı. Çok kısa süreli bakabilirim. Ama ‘Dur şu mimiği çalayım bak bak bak’ gibi bir durumum yok. Çok ayıp da bulurum insanların özel dünyalarını izlemeyi. Ama izin isteyerek, kendi itiraflarımdan bahsederek onun itiraflarını dinlemek isterim. Bu benim için çok iyi bir anlama yöntemidir. Önce kendi kartlarımı açarım, sorunlarımdan bahsederim, çok da ruh hastası biri olduğumu anlatırım. Kendimle ilgili olmayacak şeyler söylerim ve bu beni çok rahatlatır, sonra karşımdaki insan da anlatır ve böylece daha iyi insan tanımış olurum. 

Bu bakımdan utangaç olarak tanımlanabilir misiniz?

Ben ilişkilerde utangaç olmayı tercih ederim. Çünkü bu beni daha normal yapıyor. İzin almadan konuşmam. Röportajları ondan seviyorum, istediğin gibi konuşabiliyorsun ama normal hayatımda böyle konuşmam yoktur. Daha çok başkalarını dinlemeyi tercih ederim. Ancak beni dinlemek isteyen birileri olursa konuşabilirim. O anlamda utangaç birisiyim, kendi içerisine kapalı da denilebilir. Bana izin verildiği ölçüde konuşurum. 

Utangaç olma durumuna nasıl bakarsınız, bazıları masumiyet olarak görür bazıları özgüven eksikliği...

Utangaçlığı ben çok normal buluyorum, belki özgüven eksikliği olabilir ama insanların özgüvenlerinde biraz da eksiklik olsun. Yani çok da her yere atlamasınlar. Ukala olmasınlar, ‘ben bilirim, ben ederim, en iyi espriyi ben yaparım’ insanlarından pek hoşlanmam. Konuşmayan insanlarla sohbet etmeyi tercih ederim, çünkü kendime çok benzetirim.

kaynak : http://pazarvatan.gazetevatan.com/haberdetay.asp?hkat=1&hid=20344

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder